Ercan Sağlam (1960 - Ankara)
İstifler
Metin: Şinasi Tek, Ayşe Sibel Kedik, Seval Şener
48 Sayfa
30 cm x 24 cm
"Sanatçının işlerini dramatik kurgulardan uzaklaştırma çabası, dünyanın ve gündelik yaşamın dramatik çıkışsızlığını estetik, sanatsal çabalarla aşma denemesinden vaz geçmediğini işaret eder. "Bir noktadan diğerine gitmenin güçlüğünü bilmek ve bu güçlüğü farklı yollardan aşmak”. Sanatçının bu değerlendirmesi ve tutumu bize Terry Eagleton’ın "Estetik, kendi tarihsel koşullarından susarak söz eden şeydir; o koşulların doğasında uzaklık ve yadsıma aracılığıyla var olur. Metin "gerçek” tarihi iptal eder, ama metnin tarihle en anlamlı ilişkisi işte bu iptal etme sürecinin açık işlemlerinde yatar”2  ifadesini anımsatır. Cümleyi, burada yapıtı, birkaç bağlamda okumanın gereği ve önemi de bunu gerektirir. Eagleton kitabında (Balzac ve T.S.Eliot örneğini vererek) sanatçının ideolojisinin, kendine rağmen, genel ideolojiyi iptal etmesinden söz etmektedir. Bu durum Ercan Sağlam’ın molekül biçimleriyle günün genel ideolojisine, kanonik düzmecelerine karşı bir tutum ve biçimler üretmesiyle oluşmaktadır. Ercan Sağlam doğrudan gösterilmek istenmeyen güzellik formasyonuyla,  çatışmalı durumları estetize etme ve askıya alma girişimiyle yapıtlarında içi içe geçen olgulara dikkat çeker. Israrla, çok katmanlı bilgiler, anlamlar içerme potansiyeli taşıyan motifler ve renklerle olan ilişkisinden başlayarak biçimlerin çoksesliliği, çokanlamlılığı dâhil pek çok gizil ve doğrudan içerikleri, anlatıları dile getirmeye çabalamaktadır. Son olarak şunu söylemeliyiz; Fragmanlar’la başlayan parçalı bir araya getirme çabasının güçlüğü, istiflenip birikmiş sorunların, baş edilecek olguların tümü Ercan Sağlam’ın sanatının bütününe içkindir. Bu içkinlik günümüzün çözülmesi gereken sorunlarıyla, sanatçımızın estetik biçimlerini bir arada tartışmamıza yeni kapılar açmaktadır. 
Sanat da zaten bunun içindir.” (Şinasi Tek, Atölye, Konular ve İçerikler Üzerine)
 2 Eagleton,Terry. 2012. Eleştiri ve İdeoloji Marksist Edebiyat Teorisi Üzerine Bir Çalışma (Çev. Savaş Kılıç), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 204. 



"Ercan Sağlam’ın heykellerinde denge kavramı görsel olduğu kadar düşünsel bir temele de karşılık gelmekte ve adeta kendi organik bütünlüğü içinde kendi dengesini bulan her bir form, yaşamın tüm ağırlığına ve istiflenenlerin yarattığı basınca rağmen bir hafiflik duygusu yaratmaktadır. "Biz söylediğimiz kadar ağır mı yaşıyoruz?”  sorusunu soran sanatçı, aslında hayatın tüm alanlarında yoğun bir basınç hissetmekle birlikte yaşamın bir o kadar da hafif olmasını, insanın kolay unutabilmesine bağlamakta ve gündelik hayatın vurdumduymazlığına vurguda bulunmaktadır. Hafiflik hayata dair bir histir, bir tür kayıtsızlıktır ve sanatçı iç-dış, birim-biçim ilişkisi, boşluk-doluluk, hareket gibi heykele ait elemanları da kullanarak bu hafiflik duygusunu yansıtırken aslında kabullenmeden çok bir ret halindedir.Öte yandan simetrik olmayan hafifletilmiş biçimler içe ve dışa yönelirken geleneksel heykelin inşasından çok adeta motiflerle örülmüş konstrüksiyonlara ya da hat sanatındaki istiflere benzerler. Ne var ki, hat sanatındaki harf ve kelimelerin üst üste getirilerek ahenkli bir bütün oluşturacak şekilde düzenlenmesi ya da ortak bir duyguyu yakalamaya yönelik bir takım motiflerin kullanılması sanatçıyı estetik açıdan etkilese de hiçbir zaman bir kaynak oluşturmazlar. Geçmişle gelecek, gelenekle güncellik, bireysel tarih ile toplumsal tarih, sanat ve yaşam arasındaki her ara noktada her şeyi kapsayabilen sanatçının çalışmaları, her dönemde olduğu gibi yine kaynağını insandan ve insan davranışlarından alırlar. Boşluğa doğru hafif bir jest yapıp sakin ve kendine dönük tavırlarıyla kendilerini duyurmak için adeta insana dokunmaya çalışan bu heykeller, sanki "bütün biriktirdiklerin seni oluşturur. Ama zenginleşirken yoksunlaşırsın da aynı zamanda. Geriye sadece küçük bir jest kalır insandan insana ulaşan” der gibidirler. İnsani ve dünyevi bir özü sunmak için sürekli yer değiştirirken sanki bir ima olarak insanın kendisiyle ve tarihiyle yüzleşmesini isterler. Ercan Sağlam "düşüncelerimizin geldiği noktayı belirtmek için” "istif” kelimesini kullanır ve eserleri "istif” kelimesinin bütün içerikleriyle örtüşür. Çok katmanlı bir sorgulamaya girişen sanatçı, istif kelimesinin her karşılığına bir zincir eklediğinde kavramlar/düşünceler üst üste yığılmaya devam eder ve eserleri hayatı istif edercesine unutmamak/unutturmamak için kendi söyleşisini sürdürürler. 
(Ayşe Sibel Kedik, "Unutmayı Unutmak” )



"Andy Warhol "Anladığın şey gördüğün şeydir” 1 derken yeniden ürettiği konserve kapların, deterjan kutularının üretilme mantığını açık ediyordu. Çünkü endüstriyel ürünlerin ambalajlarının yeniden üretiminden oluşan çalışmalarını, o ürünlerin reklamını yapan piyasa jargonuyla açıklıyordu. Gören ne gördüğünü tanımlayabiliyordu, adını söyleyebiliyordu, Champel domates çorbaları, Brillo Deterjanının kutuları, Coca Cola şişeleri ve benzeri market ürünleri.Frank Stella resimleri için "Gördüğün gördüğün şeydir”2 derken imayı, çağrışımı resminden dışlıyor, izleyiciye o resimle görsel, duyumsal bir ilişkiye girmesini öneriyordu. İzleyici bir mesaj, gizli ya da açık bir anlam aramak yerine resme bakmalı, resmi görmeliydi çünkü resim kendisinden başka bir şeyi temsil etmiyordu. Görülen şeyin doğrudan gerçekliği hedefleniyordu.  Heykeller ve baskılardan oluşan İstifler’i gördüğümde ne gördüğümden emin olabilmem hayli zordu. Anladığımın gördüğüm şey olduğunu söyleyemem çünkü anladığımdan emin olamıyorum. Gördüğümün sadece gördüğüm şey -renkler, kağıtlar, ahşaplar, kavelalar, belli belirsiz birimler- olmadığından eminim çünkü İstifler bana gördüğümün gördüğümden ibaret olmadığını söylüyor. Biçimler Fragmanlara oldukça yakın, kolaylıkla Fragmanlar’ın devamı da diyebilirim. Ancak belli ki yapanın fikrinde bir değişiklik olmuş. Burada gören kişi olarak benim içine düştüğüm bir zorluk var. İstiflere bakarken yapanın fikrindeki değişikliği anlayabilmem mümkün mü? 3 İstifler yerine İsimsizler olsalar işim bir nebze daha kolay olacak sanki. Minimalist çalışmalar diyerek sıyrılıvereceğim işin içinden.Bu çalışmalar İstif adını almalarına rağmen yer yer istifin doğasına da aykırılar, dikkatli bakıldığında görülüyor ki İstifçi sadık kalmıyor birimine, boyunu buduyor, yönünü saptırıyor, açısını kaydırıyor. Bu türden, boşluklar bırakarak oluşturulmuş bir istifin meselesi sanki istiflemek değil gibi görünüyor. Üstelik biçimler rastlantısal değil kurgusallar, üretim biçimlerinde bir yol yordam var, bir başlangıç noktası, bir son ve durdurulmadıkları sürece devam edecek bir tekrar var. İstifler bir açıdan tanıdıklar ama tanımlı değiller. İsme yöneliyorum. İstif kelimesinin çağrışımları hayli yüklü. Hemen hepsi somut. Orman bölge müdürlükleri, tomruklar, kâğıt toplayıcılar, belediye otobüsleri, akşamüstü manavlarda kalan ucuz kasaları, mülteci kampları, vize kuyrukları geliyor aklıma ve elbette sahaf rafları, karton kutular, eski ayakkabıcı dükkânları, çiçek buketleri, kışlık çoraplar, taşınılan evin toplanan eşyaları. 
Gördüğüm şeyler biçim olarak tanımlayamadığım, ayakkabı kutusudur, manzara resmidir diyemediğim şeyler, ona, buna, şuna benziyorlar. DNA’ya da, fraktallere de, eskiden bilgisayarda ekran koruyucusu olan kıvrılan dönen pipetlere de, viral videolara da, geleneksel motiflere de, hat sanatının meşklerine de benziyorlar. Ancak istif adını taşıyorlar. Kolaylaştırıcı bir hamle yapalım ve İstifleri oluşturan unsurlara bir göz atalım.
Renkler: Duygunun temsili olsun
Beyaz Kaideler: Hafifletme isteğinin belirtisi olsun
Parçalar-Kavelalar: Geçmeden değmeye dönen bir ilişkinin belirtisi olsun
Biçimler: Geçmiş ve bugünün düşüncesinin birleştiricisi olsun
Biçimlerin Biçimleri: Dekoratiflikle konstrüktif olmanın ortasında durdurulmuş kararsızlık anının belirtisi olsun
Bütün benzetmeler, bütün anlam yüklemeler bir yana dursun. Şu soru gelip gelip duruyor aklıma: Bu neyin istifidir? Kendi kendime diyorum ki öyleyse bu soyutun istifidir. Hafızanın, anının, açmazın, çıkmazın, biriktirememenin istifidir.”(Seval Şener, Görenin Sorduğu: Bu Neyin İstifi?)
 1 http://www.theguardian.com/
"What you see is what you get”. Andy Warhol’un  bu sözü reklam, endüstri, pop kültür, tüketim gibi kavramları ve bunların sanat sistemiyle olan benzerlikleri üzerinden bir okumanın yolunu açmış oluyordu. 
 2 www.moma.org "What you see is what you see” Frank Stella’ya ait bu söz aslında Minimalist sanatında mottosu gibi algılanabilir. Tate Liverpool’da 22 Mart 1989- 1 Şubat 1990 yılları arasında açılan sergide "Minimalism: What you see is what you see” adını taşımaktadır. 
3 Ercan Sağlam’la yaptığımız konuşmalardan hareketle fikrinde neyin değiştiğini söyleyebilirim ancak bu yazıyı İstifleri ilk kez sergide gören ve gördüklerini tam olarak anlamayan birisi olarak yazmaya çalışıyorum.